
Tolkien’in hayatına yakından baktığımızda, iyi eğitimli, entelektüel kapasitesi yüksek, öğrenmeye açık ve uzun yıllar yaşamış bir insan görürüz. Akademik formasyonu, dil bilgisi, tarih ve mitolojiye olan ilgisi, eserlerini derinlikli kılmıştır. Ancak tüm bu birikime rağmen, eserlerinin merkezinde sürekli olarak ölüm temasının bulunması özellikle dikkat çekicidir. Ölüm, Tolkien için bir takıntı ya da patolojik bir uğraş değildir; daha çok insan olmanın kaçınılmaz gerçeği ve bütün hikâyelerin kalbine yerleşmiş bir konu olarak belirir. Bu nedenle, entelektüel üretiminde neden bu kadar ısrarla ölümü, kaybedişi ve düşüşü merkeze aldığı sorusu önem kazanır.
Tolkien’in kendi sözleri bu soruya güçlü bir yanıt sunar. Bir röportajında, eserlerinin merkezinde ölümün kaçınılmazlığının bulunduğunu belirtir. Ona göre bütün klasik hikâyeler de temelde ölümden bahseder. En eski mitlerden modern romanlara kadar anlatılan büyük öykülerin merkezinde bu vardır. İnsanlığın en büyük sınavı, en büyük gizemi ve en büyük kaçınılmazlığı olan ölüm, Tolkien’in eserlerinde de aynı şekilde işlenir. Bu bakımdan Tolkien, yalnızca kendi kişisel kaygılarını değil, insanlığın ortak varoluş sorununu dile getirmektedir.

Burada insanın diğer türlerden farklı bir özelliği ön plana çıkar: geleceği tahayyül edebilmek. Hayvanlar kısa vadeli planlar yapabilirken, insan günler, aylar hatta yıllar sonrasını düşünebilir. Bu yetenek insana büyük bir avantaj sağlar; uygarlık, sanat, bilim ve edebiyat bu sayede gelişmiştir. Ancak bu özelliğin bir bedeli vardır: öleceğini bilmek. Bu farkındalık, insanı diğer canlılardan ayıran en büyük yüklerden biridir. Ölümlülüğünü bilmek insanda kaçınılmaz olarak kaygı doğurur. Hayatta kalma içgüdümüz güçlüdür; fakat ölüm bilinci bu içgüdüyle sürekli çatışır. Bu çatışmadan sağlıklı çıkabilmek için unutma, yok sayma, hayal kurma, inanç geliştirme, edebiyat ve sanat yaratma gibi başa çıkma yolları devreye girer. Tolkien’in yazarlığı da bu başa çıkma biçimlerinden biridir.
Bu noktada Tolkien’in yarattığı Orta Dünya evrenini kısaca tanıtmak faydalı olabilir. Çünkü birçok okur yalnızca Yüzüklerin Efendisi filmlerini görmüştür; daha derin mitolojiyi anlatan Silmarillion’u okumamış olabilir. Orta Dünya, büyük bir fantezi evrenidir ve içinde farklı ırklar yaşar: insanlar, elfler, cüceler, hobbitler, orklar ve daha niceleri. Hobbitler, Frodo ve Sam ile tanıdığımız küçük, barışçıl ve tarıma dayalı bir halktır. Elfler, ölümsüz ve bilge varlıklar; cüceler dağların derinliklerinde yaşayan, madencilik ve zanaatkârlıkta usta savaşçılardır. Orklar, kötülüğün hizmetine girmiş bozulmuş yaratıklardır. İnsanlar ise kısa ömürlü ancak değişim yaratma gücüne sahip bir türdür.
Filmleri izlemiş okurlar için hatırlatmak gerekirse: Elrond ve Legolas elflerdendir; Gimli bir cücedir; Aragorn ise insan türünün temsilcisidir. Bu farklı ırkların bir araya gelişi, Tolkien’in ölüm, ölümsüzlük ve değişim temalarını daha görünür kılar.
Tolkien’in eserlerinde elflerin ölümsüzlüğü özel bir rol oynar. İlk bakışta büyüleyici görünen bu ölümsüzlük, aslında bir tür sıkışmışlık ve yorgunluk doğurur. Sonsuz bir hayat, sonsuz hafıza demektir; bu da zamanla bıkkınlık ve durağanlık yaratır. Bu nedenle elfler, Valinor adı verilen “ölümsüzler diyarına” gitmek isterler. Valinor, değişimin olmadığı, huzurlu ama durağan bir yerdir. İnsanların kısa ömürlü olması ise yüzeyde dezavantaj gibi görünse de Tolkien bunu bir güç olarak sunar: insanlar değişim yaratır, dönüşümün motoru olurlar.

Psikoloji açısından bu bakışı anlamlandırmak için varoluşçu teorilere bakabiliriz. Viktor Frankl ve Irvin Yalom gibi düşünürler, ölüm bilincinin aslında hayatı anlamlı kılan bir unsur olduğunu söylerler. Ölümün farkında olmak, insana “zaman sınırlı, bu yüzden değerli” mesajını verir. Eğer ölüm olmasaydı, hiçbir şeyin aciliyeti ya da kıymeti de olmayacaktı. Bu bağlamda Tolkien’in ölüm temasına yaklaşımı, varoluşçu psikolojiyle uyumludur: ölüm kaçınılmazdır, fakat bu farkındalık yaşamı daha anlamlı kılar.
Tolkien’in kendi hayatındaki kayıplar da bu yaklaşımı güçlendirmiştir. Babasını küçük yaşta kaybetmiş, annesini genç yaşta yitirmiş, Birinci Dünya Savaşı’na katılıp birçok arkadaşının ölümüne tanık olmuştur. Ölümle bu kadar erken ve sık karşılaşmak, onda derin bir farkındalık yaratmıştır. Belki bu yüzden eserlerine ölümsüz karakterler koymuş ama zamanla onların da kusurlarını göstermiştir. Elflerin ölümsüzlüğünü yüceltmemiş; aksine onların yorgunluk, hüzün ve durağanlıkla yüzleştiğini anlatmıştır. Sonunda, insanların ölümünü bir armağan olarak değerlendirmiştir. Tolkien’in mitolojisindeki Tanrı Eru Ilúvatar, insanlara ölümü bir hediye olarak vermiştir. Çünkü insanlar ölümle birlikte Orta Dünya’nın ötesine gidebilirler.
Psikoloji araştırmaları, insanların ölüm korkusunun yaşa göre değiştiğini gösterir. Gençlikte ölüm korkusu daha yüksektir; ancak yaş ilerledikçe bu korku azalır, yerini başka kaygılara bırakır. Özellikle yaşlılarda, ölümden ziyade haysiyet kaybı ve başkalarına muhtaç olma korkusu öne çıkar. Elden ayaktan düşmek, kendi işlerini görememek çoğu insan için ölümden daha ağırdır. Tolkien’in ilerleyen yaşlarında da ölümü kabullenişinin artmış olabileceğini düşünmek mümkündür.
Tolkien’in dünyasında dikkat çeken bir diğer nokta ise insan merkezliliktir. Elfler büyüleyici, cüceler çalışkan, hobbitler sevimli olsa da sonunda dünya insanlara kalır. Buna modern literatürde “türcülük” denir: bir türün kendi varlığını diğerlerinden üstün görmesi. İnsanlar kendi hikâyelerini kendi bakış açılarından yazarlar ve Tolkien de bir insandır. Ayrıca Katolik inancı gereği, insan Tanrı’nın en değerli yaratımıdır. En çok hata yapan ama en çok bağışlanan da insandır. Bu nedenle Tolkien’in eserlerinde, insanın kırılganlığı ve ölümlülüğü aynı zamanda onun en büyük gücü olarak resmedilir.
Sonuç olarak Tolkien, ölümü eserlerinin merkezine yerleştirerek bize önemli bir şey hatırlatır: ölümden kaçamayız. Ancak ondan korkmak ya da onu reddetmek yerine, ondan anlam üretmeyi öğrenebiliriz. Ölüm, bireysel psikolojide olduğu kadar Orta Dünya’nın ruhunda da bir yok oluş değil; insan olmanın en temel gerçeği, hatta bir armağandır. Ölümün gölgesinde bile anlam ve hikâye yaratabilmek, insan olmanın özüdür.
Yazan: Klinik Psikolog Dr. Cevdet Acarsoy